İnsan zihni önce sorular sorar. Sonra sorduğu bu sorular üzerine düşünür. Bu düşünme süreci insanı bir cevaba eriştirir. Eriştirmeyebilir de. Eğer erişirse bu cevap onu ya tatmin eder ya da etmez. Bilmediği şey üzerinde araştırmak, onu bilmek için bir çaba sarfetmek herkesin harcı değildir. Emek ister. Zorlu bir süreçtir bu. Bu yüzden insanların çoğu düşünmeyi, tefekkürü, akletmeyi çok sevmez. Bu zaten yorgun olan beynini daha da yorar diye düşünür. Evet bunun beyni ve zihni yorduğu doğrudur. Fakat beni ve seni bir gerçekten, kendimden, özümden, fıtratımdan uzak ve beri tutuyorsa bu hiç de iyi ve istenecek bir şey değildir. Öte yandan hakikate erişmeyi kendine gaye edinmiş kimse için bu süreç oldukça zevklidir. Öğrendikçe öğrenmeye devam eder. Öğrendiklerinden ve onu hayatına yansıtmasından büyük bir lezzet duyar. Bu sebeplerden ötürü kişisel olarak bir gerçeğin künhüne vakıf olmak için çoğunlukla önce sorular sormayı tercih ederim. Bu bizi ulaşmak istediğimiz sonuca daha hızlı, etkili, verimli ve doğru yaklaştırır.

“Müslümanlar olarak faize neden karşıyız ve bir insan olarak neden karşı olmalıyız?” bu önemli bir soru bence. Üzerine tefekkürü mucib bir soru. Gel bu soruyu parçalarına ayırarak çözmeye, analiz etmeye çalışalım.
Öncelikle Müslüman dediğimiz şahıs Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de ifade ettiği üzere “Onlar, kendilerinin Rablerine kavuşacaklarını ve günün birinde O’na döneceklerini kesinlikle bilen kimselerdir” (Bakara, 46). Müslümanlar olarak bu dünya hayatında O’na bir gün kavuşacağımız, döneceğimiz umudu ve gerçeği bizi hayatımızın her alanında bu bilinçle yaşamaya ve düşünmeye yöneltir. Müslüman Allah Teala’nın emirleri ve nehiyleri karşısında mutlak bir teslimiyet içinde olan kişi demektir. Zaten etimolojik olarak da teslim olan kimse demektir. Rabbinin, bu kainatın tek ve bir yaratıcısı olduğuna inanan ve zerreden küreye, yıldızlardan galaksilere kadar her şeyi evirip çevirenin olduğuna inanan kişidir.

Şimdi de faizin ne olduğunu anlamaya çalışalım. Üzerine çokça konuştuğumuz, tartıştığımız bu faiz İslam literatüründe nasıl anlaşılmış ve yorumlanmıştır?
Ayet-i kerimelerde bu konuyla ilgili Yüce Allah neler söylemiştir? Konuyla ilgili en net ve aksi yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde sarih ayetlerden ilki Bakara Suresi’nin 275. ayetidir. Allah Teala bu ayette:
“Faiz yiyenler, kıyâmet günü kabirlerinden, başka türlü değil, ancak şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkacaklardır. Bunun sebebi, “Alış-veriş de tıpkı faiz gibidir” demeleridir. Halbuki Allah, alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Her kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizcilikten vazgeçerse, önceden aldıkları kendisine aittir. Artık onun hakkındaki kararı Allah verecektir. Kim de yeniden faizciliğe dönerse, işte onlar cehennemin yoldaşlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır”
diyerek bizi oldukça şiddetli ve açık bir şekilde uyarmış ve bundan nehyetmiştir. Bununla birlikte Yüce Allah Bakara suresinin ilerleyen ayetlerinde de faiz yiyenlerin Allah’a ve Resul’üne savaş açtığını söyler. Ve hiç şüphesiz ki bunların felaha erdiği de görülmemiştir. İslam burada insanın mal emniyetini sağlamak ister aslında. İnsan ne haksızlık etsin ne de haksızlığa uğrasın istemez. Bütün bu sebeplerle birlikte bir Müslüman sırf Allah emrediyor diye faize karşı olmalı ve ondan uzak durmalıdır. Kuşkusuz ki Allah’ın bizim faizden uzak kalmamıza ihtiyacı yoktur. O bizim insanlar içinde adalet ve hak ile hükmetmemiz ve dolayısıyla insanın kendi dünya ve ahiret saadeti ve felahı için bunu istemektedir.

Faizli finansal enstrümanların bireysel ve toplumsal düzeyde birçok negatif etkisi vardır. Ekonomik olarak baktığımızda göreceğiz ki, faiz gelir dağılımında çok ciddi ve en üst seviyelerde bir adaletsiz dağılıma sebep olur. Ve bu adaletsizliği derinleştirir. ‘Faiz zengin ile fakir arasındaki iktisadi refah uçurumunu artırır’ söylemi boşuna söylenmemiş, gerçek bir zemine oturan, reelde etkilerini gördüğümüz bir klişe cümledir. (Bir sözün klişe olması onu her zaman gerçekten uzaklaştırmaz. Nice klişe sözler vardır ki hakikati ondan daha iyi tarif eden yoktur.)
Sermaye sahipleri, faiz yoluyla herhangi bir üretim ya da emek veya çaba sarf etmeden kazanç sağlar. Bu sermaye burjuvasının sisteme yük olarak bindirdiğini borçlanan kesim üzerinden faizli finansal araçlarla karşılanmaya çalışılır. Bu durum ekonomik büyümeyi olumsuz etkilemekle kalmaz aynı zamanda gerek Türkiye’nin yakın tarihinde gerekse dünya tarihinde hiç bitmeyen ekonomik krizlerin oluşmasına zemin hazırlar. 1929 Ekonomik Buhranı, 2008 Ekonomik Krizi bunlara misal olarak verilebilir. Bunlarla birlikte, yüksek faiz oranları, yatırımcıları veya sermayedarları yatırım yapmaktan caydırır. Reel ekonomiye olan yatırımlar azalır. Böylece işsizlik artar ve üretim düşer. Bütün bunlar ekonomik açıdan faizlerin olumsuz neticeleridir.

Toplumsal açıdan bakıldığında ise faiz sistemi, yüksek faiz oranıyla borçlanan bireylerin ve işletmelerin zamanla mali açıdan zorlanmasına ve sürdürülebilir olmayarak iflasa sürüklenmesine neden olur. Bu da bireylerde psikolojik baskı ve stres yaratırken, aile ilişkilerini ve sosyal dengeleri alt üst eder. Ortada kocaman mutsuz bir kitle ile sizi ve ülkeyi karşı karşıya bırakır. Gelir eşitsizliği, refah seviyesindeki uçurum toplumsal huzursuzluk ve kutuplaşmalara da yol açar.
Bir alternatif olarak ise İslam’da ‘en güzel borç’ diye tabir edilen faizsiz, kar paysız, katkı paysız karz-ı hasen vardır. Zekat, infak gibi müesseseler vardır. Bunlar daha adil ve sürdürülebilir bir sistemin oluşmasını, kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlar. Dünyada da baktığımızda refah seviyesi yüksek ülkelerde faizi çok düşük hatta bazılarında da eksilerde görürüz. Çünkü onlar sermayedarların paralarını faizli sistemde değerlenmesini değil yatırım yoluyla üretime katkı sağlayacak şekilde büyümelerini teşvik ederler.
Sonuç olarak faiz, insanı insanın sömürüsüne mahkûm eden, emeği değersizleştiren ve toplumsal adaleti sarsan bir sistemdir; oysa adaletin ve hakkaniyetin hâkim olduğu bir düzen, ancak paylaşmanın, üretmenin ve helal kazancın esas alındığı bir ekonomiyle mümkün olabilir.